Şubat 9, 2008 at 5:48 am
· Filed under GÜZELLİK
BESİNLER VE FAYDALARI
Avrupa, Amerika veJaponyada ise kültürleri yapılmaktadır.Aloe Veradan pek çok etken madde izole edilmiştir.Kılcal damarların genişlemesine ve yanıklardabölgeye kan akımının artmasına yardımcı olanmaddeler de bulunur.Japonyada Aloe Vera fazla mide asidi salgısına ve mide tahrişlerinekarşı yardımcı olarak kullanılmaktadır. Aloe Vera ın tipik kullanımlarındarbiri de bağırsak yumuşatıcı olması sayesinde laksatif olarak kullanımıdır.Aloe Vera ın hamileler ve emziren kadınlar tarafından kullanılmastavsiye edilmez.
Aloe Vera yanıklarda güneş yanığı dahil, ufakyaralanma ve kesilmelerde, böcek sokmalarındakullanılır. Bunun yanında daha ciddi yaralanmalardave ameliyat sonrasında ise iyileşme sürecini kısalttığı bilinmektedir.Bunun yanında Aloe Vera çeşitli sindirim sorunlarında da kullanılır.Sağlıklı ve sorunsuz bir cilt içinAloe Vera ın kullanımı M.Ö.1500leredek uzanır,Eski Mısır papirüslerinde cilt problemleri içinkullanıldığı yazmaktadır. Bitkinin anavatanı GüneyAfrikadır, Afrika ın diğer bölgeleri veMadagaskarda yetişir
Permalink
Şubat 9, 2008 at 3:09 am
· Filed under GÜZELLİK
SEKS VE AĞIZ KANSERİ
Bu virüsü taşıyan kadınların yüzde 95i bu enfeksiyondan bir yıl içinde kurtulur. Ancak bu bile niçin bu kadar az sayıda insanda kanserin geliştiğini açıklayamıyor.Bu son bulgular ağız kanseri tedavisini de kolaylaştıracak. Dolayısıyla virüs kaynaklı ağız kanserli hastalara antiviral ilaçlar vermek iyileşme olasılığını artırabilir. Bu arada önlem olarak aşı üzerinde çalışmalar yapılıyor. Aşıların ağız enfeksiyonunun yanı sıra jenital enfeksiyonlara da iyi geleceği umut ediliyor.
Bu virüsün servikal kansere rahim boynu kanseri yol açtığı biliniyor. Bazı araştırmalar bu virüsün ayrıca ağız ve anal kanserlerine de neden olabileceğine işaret ediyor.Fransa, Lyondaki Uluslararası Kanser Araştırmaları Kurumu da çalışan bilim adamları ağız kanserine yakalanmış l670 deneği, l732 sağlıklı denekle karşılaştırdı. Hastalar Avrupa, Kanada, Avustralya, Küba ve Sudanda yaşıyordu. Servikal kanserlerde görülen HPV-l6 olarak bilinen virüs, ağız kanserlerinde de tespit edildi.HPV-16 virüsü taşıyan ağız kanserli hastaların arasında oral seks yaptığını açıklayanların sayısı, tümörlerinde HPV-16 virüsü bulunmayan hastalara oranla 3 misliydi. Virüsün kanserlere nasıl yol açtığı konusunda kadın ve erkekler arasında bir fark saptanmadıOral seks, ağız tümörlerine yol açabiliyor. Son yapılan bir araştırmaya göre insan papilom meme başı gibi çıkıntılar yapan selim tümörler virüsü ağız kanserine yol açabiliyor. Bilim adamları uzun süredir papilom virüsünün ağız kanserine neden olduğundan kuşkulanıyordu.İyi haber bu riskin çok küçük olması. Ağız tümörü her yıl 10.000 kişiden birinde görülüyor. Ve bu vakaların pek çoğu sigara ve içkiye bağlı olarak ortaya çıkıyor.İnsan papilom virüsü HPV cinsel yolla geçen virüslerin en yaygını. Bu enfeksiyonların yalnızca yüzde 10u kansere yol açan türdendir..Söz konusu araştırmanın sonuçları Journal of the National Cancer Institute isimli bilim dergisinin aralık sayısında yayınlandı.. Bu sonuçlar HPV ile ağız kanseri arasındaki ilişkiyi kesinleştirdi.Jenital cinsel organ HPV enfeksiyonu çok yaygındır. ABDdeki 25 yaşındaki kadınların yaklaşık üçte birinde bu virüs mevcuttur.
Permalink
Şubat 8, 2008 at 8:32 am
· Filed under GÜZELLİK
Permalink
Şubat 7, 2008 at 2:46 pm
· Filed under GÜZELLİK
SÜNNET NEDİR NASIL OLUR?
Sünnet sonrası çocuk ne zaman top oynayabilir? Sünnet sonrası yaklaşık 2-4 hafta sonra top oynamasına müsaade edilmektedir. Erken dönemde top oynamaya başlayan çocuklarda yara iyileşme süreci içinde şişlik, kanama ve iltihaplanma riski artmaktadır. Sünnet sonrası çocuk ne zaman bisiklet kullanabilir? Sünnet sonrası bisiklet kullanmasına sünnetten 4 hafta sonrasında izin verilmektedir. Sünnet sonrası çocuk ne zaman denize girebilir? Sünnet sonrası denize girme yapılan sünnetin tipine ve çocuğun yara iyileşme sürecine bağlı olarak değişmekle birlikte yaklaşık 7-10 gün sonra izin verilmektedir. Türklerin İslam ile tanışmalarını takiben bu geleneği de yaşattıkları bilinmektedir. Zaman içerisinde dini ve toplumsal bir seramoni haline getirilmiş ve Osmanlı döneminde kutsal bir dini tören olarak kabul edilmiştir. Sünnet konusunda dünya çapında en geniş ve tek kaynak olan Vehbi’ nin Surnamesi’ nde (Surname-i Vehbi) belirtildiğine göre Sultan III. Ahmet zamanında (1720) hazırlıklar hariç sadece kutlamalar yaklaşık 15 gün sürmekteydi. Sünnet zamanla yalnızca dini bir tören olmaktan çıkmış, kutlama, şenlik, güç gösterisi, aşiret yada eşraf genişliğinin sergilendiği toplumsal bir tören haline gelmiştir. Sünnet Türk toplum geleneğinde oldukça geniş yankı bulmuştur. Sünnet olmanın faydaları nelerdir? - Sünnet idrar yolu iltihabı oluşumunu azaltmaktadır. Bu nedenle tekrarlayan idrar yolu iltihabı olan bazı çocuklarda sünnet derisinin enfeksiyona zemin hazırlayabileceği düşünülerek sünnet önerilmektedir.- Doğuştan ürolojik organ anomalisi olanlarda tekrarlayan idrar yolu enfeksiyonu oluşma ihtimalini azaltmaktadır.- Sünnet derisinin penis baş kısmına yapışarak idrar akım hızını yavaşlatması (fimozis) yada sünnet derisi iltihabı riski azalmaktadır.- Penis kanseri oluşma ihtimalini azalttığı bilimsel olarak kanıtlanmıştır.- Çocuğun ileri yaşamda cinsel yönden erken boşalma riskini azalttığı bilinmektedir.- Sünnet derisinden salgılanan sıvı ortadan kalkacağından kişide yeterli hijyen sağlamaktadır.- Sünnetli erkeklerin eşlerinde rahim ağzı kanseri (serviks kanseri) daha az görülmektedir.- Cinsel yolla bulaşan hastalıkların görülmesini azaltır.- İçinde bulunduğumuz toplumda erkek olmanın şartlarından kabul edildiğinden ileriki yaşamda cinsel yeterlilik duygusu ve psikolojik tatmin hissi sağlamaktadır. Sünnet için en uygun yaş hangisidir? Sünnet yaşı çok çeşitli bilimsel kaynaklarda değişik rakamlarla ifade edilmiştir. Son zamanlarda yeni doğan çocukluk döneminde yapılması gerektiğini savunan bilim adamlarının sayısı giderek artmaktadır. Bununla birlikte genel kabul yada görüş, çocuğun 2 yaş altında veya 6 yaş üzerinde yapılması gerektiği yönündedir. İki yaş altı çocukların gerek ağrı kontrolü ve gerekse sünnet sonrası bakımı nispeten daha kolay olmaktadır. 3-6 yaş arası çocuklarda özellikle psikolojik travma oluşturacağı endişesi ile sünnet önerilmemektedir ancak tıbbi zorunluluk varsa her yaş grubunda yapılabilmektedir. Altı yaş sonrası çocukla iyi diyalog kurulabileceğinden ve çocuğun iyi ile kötüyü ayırt edebilir kabul edildiğinden yapılması uygun olacaktır. Sünnet öncesi çocuğa neler yapılmalıdır? Sünnet öncesi çocuk psikolojik yönden mutlaka hazırlanmalıdır. Bu nedenle çocuğun konuşulanları anlayabilir yaşta ve olgunlukta olması idealdir. Çocuğa sünnet hakkında doğru tıbbi bilgilendirme yapılmalıdır. Sünnet ile penisinin tamamının kesileceği, bıçakla kesileceği, şiddetli ağrı duyacağı, sünnet sırasında ağzına lokum tıkılarak boğulacağı gibi korkuların yersiz olduğu aktarılmalıdır. Çocuğun sünnet ile ilgili zihninde oluşturduğu imaj anlaşılmalı ve burada yanlış bilgilenme varsa mutlaka düzeltilmelidir. Sünnet kararı çocuğun rızası alınarak yapılmalıdır. Sünnet öncesi bir ürolog muayenesi uygun olacaktır. Doğuştan görülen penis bozukluklarının bir kısmında sünnet yapılması sakıncalıdır. Bu nedenle doğuştan bir bozukluk olup olmadığı, çocuğun yumurtalarının torbada olup olmadığı, penis derisinin yapışıklığı gibi pek çok durum muayene sırasında anlaşılmakta ve gerekirse ailenin sünnet talebi reddedilerek mevcut hastalığın tedavisi önerilmektedir. Çocuğun muayene esnasında ürologla kuracağı diyalog da önemlidir. Sevgi ve hoşgörü ile çocuk bir yandan bilgilendirilirken öte yandan muayene edilmelidir. Sünnet öncesi ailenin çocuğu hazırlığı oldukça önemlidir. Aile bu hazırlığı tamamlayarak hekime başvurduğunda ürolog ile çocuk arasındaki diyalog ve sonrasında uygulanacak sünnet işlemi daha kolay olmaktadır. Aşırı ajitasyon, korku ve saldırganlık gösteren çocuklar için düşük dozlarda sakinleştirici ilaçlar kullanılabilmekle birlikte buna nadir durumlarda ihtiyaç duyulmaktadır. Sünneti kimin yapması idealdir? Ülkemizde sertifika sahibi sağlık memurları da dahil olmak üzere pek çok sağlık çalışanı tarafından uygulanmaktadır. Sünnet öncesi ve sonrası oluşabilecekler dikkate alındığında bir ürolog tarafından yapılması en ideal olanıdır. Sünnet sadece küçük bir cerrahi işlem olarak algılanmamalı bir “penis ameliyatı” olarak düşünülmelidir. Penis hastalıklarını çocuklarda ve erişkinlerde cerrahi yöntemle tedavi deneyimine en çok sahip olan da ürologlardır. Bu nedenle sünnet sonrası oluşan bir problemle birlikte sizi ürologa göndermelerinden önce sünneti başından itibaren bir ürolog yardımı ile gerçekleştirmeniz en uygun olanıdır. Unutmayın ki bir problem çıktığında tedavisini yine ancak bir ürolog yapabilecektir. Sünnet en uygun hangi ortamda gerçekleştirilmelidir? Sünnet sırasında ideal hijyenik ortamın sağlanması, cerrahi ve tıbbi malzeme tedarikinin kolaylığı, oluşabilecek her türlü problemin rahatlıkla çözümlenebilmesi dikkate alındığında en ideal ortam ameliyathanedir. Ameliyathane koşullarında yapılan sünnet en güvenilir ortam olarak kabul edilmektedir. Sünnet için hangi anestezi yöntemi uygundur? Sünnet genel yada lokal anestezi ile yapılabilmektedir (Dorsal penil sinire ilaç uygulaması yoluyla ağrı blokajı, penis kökünde veya gövdesinde halka tarzında ağrı blokajı, çeşitli kremler yada speryler yardımıyla topikal anestezi uygulaması). Çocuğun yaşına, mevcut hastalıkları olup olmadığına, ailenin tercihine ve mevcut imkanlara göre en uygun anestezi yöntemi kararı aile birlikte belirlenmektedir. Her iki anestezinin de komplikasyon riskleri aile ile birlikte tartışılmakta ve birlikte bir karara varılmaktadır. Sünnet için uygulanan hangi yöntemler vardır? Açık (klasik) cerrahi yöntem : Bu yöntemde sünnet derisi bir klemp yardımıyla sıkıştırılmakta ve bistüri yada cerrahi makas ile sünnet derisi kesilerek çıkarılmakta ve kanayan damarlar bağlanarak kanamalar kontrol altına alınmaktadır. Sonuçta birkaç adet dikiş de atılarak işleme son verilmektedir. Diğer tüm tanımlanan yöntemlere karşı en etkili ve kabul gören yöntem klasik cerrahi yöntemdir.Soyarak çıkarma yöntemi : Sünnet derisi önce bir bistüri yardımıyla çizilmekte ve takiben künt makas yardımıyla deri kesilmeksizin soyularak çıkarılmaktadır. Kanamanın daha az görülüyor olması ve daha estetik olması bir avantaj gibi görülse de işlem süresinin uzunluğu bir dezavantaj olarak kabul edilmektedir.Koter yöntemi : Sünnet derisi makas yada bistüri ile kesilmez. Deri bir elektrikli koter yardımı ile yakılarak, dağlanarak çıkarılır. Kadınlara sünnet nasıl uygulanmaktadır? Klitorisi örten derinin çizilip kısmen koparılması en hafif şeklini oluşturmaktadır. Genellikle kadın sünneti denildiği zaman klitorisin kesilip çıkarılması anlaşılmaktadır (klitorektomi). Bunun yanı sıra klitoris kesildikten sonra labium minusların dikilip kapatılması ve sadece adet kanının akabileceği bir boşluk bırakılması gibi yöntemler de uygulanmaktadır. Bu yöntemlerle kadınların cinsel haz alması önlenmektedir. Bu işlemin yapıldığı ülkelerde kadının evleninceye kadar sadakatini koruması için yapıldığı inanışı hakimdir. Tecavüzden korunma maksatlı olarak da uygulanabilmektedir. Firavun’un daha çok üremeyi önleme ve kadın cinselliğini köreltme maksatlı olarak bu işlemi yaptırdığı bilindiğinden “Firavun Sünneti” olarak da adlandırılmaktadır. Hiçbir semavi dinde önerilmemesine rağmen kadınlara Somali’de % 99, Etyopya’da % 90, Sudan’da ise % 85 oranında bu yöntemler uygulanmaktadır. Geçmişte denenmiş olmakla birlikte yara iyileşmesi ile görülen problemler nedeniyle günümüzde terkedilmiş bir yöntemdir. Sünnet derisinin kesilmesi değil de kanamanın kontrolu için koter kullanılmasının sakıncası yoktur.Lazer yöntemi : Özel geliştirilmiş lazer cihazları ile kanama olmaksızın geçmişte yapılmış ancak günümüzde terkedilmiştir.Çan yöntemi : İki metal çan parçası arasına yerleştirilen sünnet derisi metallerden birinin diğeri üzerinde kaydırılarak dokuyu koparması prensibine dayanmaktadır. Dokuda oluşan hasar ve ödem fazla olduğundan tercih edilmemektedir. Halk arasında “doğuştan peygamber sünnetli” olarak bilinen çocuklar sünnet edilmeli midir? Peygamber sünneti olarak bilinen durum tıpta “Hipospadias” olarak bilinen doğuştan görülen bir idrar deliği anormalliğidir. Burada idrar deliği normalde penisin baş/orta kısımda bulunması gerekirken daha aşağıdadır. Doğumsal bir bozukluk olup mutlaka ürologa muayene ettirilmeli ve bu çocuklar sünnet edilmemelidir. Ürolog tedavi ile idrar deliğini normal yerine taşır ve akabinde de sünnetini gerçekleştirir. Hastalığın tedavisi için sünnet derisi gerekebileceğinden ürolog dışındaki kişilerin bu hastalara sünnet uygulaması yasal olarak da sorumluluk doğurmaktadır. Sünnet sonrası ne gibi sorunlarla karşılaşılabilir? Kanama: Sünnet sonrası nadiren de olsa erken yada geç dönemde görülebilir. Çoğunlukla herhangi bir müdahale gerekmeksizin baskılı pansuman ile kanama durur.Erkek cinsel organı penisin baş kısmını kapatan ve prepisyum olarak bilinen derinin cerrahi yöntemlerle kesilerek çıkarılması işlemine sünnet (sirkumsizyon, circumcision) denilmektedir. A.B.D.’de en sık uygulanan pediatrik cerrahi işlemdir. Dünyada bulunan erkek nüfusunun yaklaşık 1/6’i sünnetlidir. Sünnetin tarihçesi Sünnet tarihinin milattan önceki dönemlere ait olduğu tarihi eserlerdeki görsel yapıtlarda, eski Mısır mezarlarından anlaşılmaktadır. Eski ve Yeni Ahit’te, sünnete çok sayıda atıf yapılmaktadır. İlahi dinler dönemlerinde de uygulanmış olup Musevilik ve İslam’da dini bir gelenek halini almıştır. İbrahim peygamberin torunu olan İslam peygamberi Hz. Muhammed kendi çocuklara sünnet yapılmasını ısrarla tavsiye etmiştir. Arap geleneklerine göre peygamberin önerisi ile o dönemde doğumdan sonraki 7 gün içerisinde sünnet yapıldığı bilinmektedir. Hz. Muhammed oğlu Kasım’ı ölmeden önce sünnet ettirdiği rivayetler arasındadır. Yine sünnetle birlikte yemek ikram edilmesi de o dönemin arab gelenekleri arasında bilinmektedir. Aileleri en çok endişelendiren durumdur. Kanama olduğunda tedirgin olmaksızın ürologunuza başvurunuz. Gerekli müdahale ile altta yatan bir kanama bozukluğu olmadığı sürece kolayca kanama kontrol altına alınacaktır.Ağrı: Sünnet sonrasında yapılan lokal anesteziğin etkisine bağlı olarak 1-3 saat içerisinde başlar. Ağrı kesicilerle rahatlama sağlanabilir. Ürologunuz siz ayrılırken reçetenizi düzenlediğinde bir ağrı kesici de ilave edecektir. Ağrı sünnet sonrasında giderek azalır ve çocuk penisini bir yerlere sürtmedikçe bir daha tekrarlamaz.Enfeksiyon: Sünnet sırasında (genellikle ameliyathane dışında yapılan sünnetlerde, toplu sünnetlerde, steril malzeme kullanılmadığı durumlarda) veya sonrasında (yeterli temizlik kurallarına riayet edilmediğinde, kirli iç çamaşır uzun süre kullananlarda, pansuman yapılmayanlarda) görülebilmektedir. Yara iyileşmesinde gecikme, yarada aşırı şişlik ve kızarıklık, yara üzerinde sarı renkli irin tabakası bulunması yada akması durumunda vakit geçirmeksizin bir ürologa başvurulmalı ve tedavi başlanmalıdır.Şişlik (ödem): Penise yapılan cerrahi işlem yada bağlanan damarlara bağlı olarak görülebilir. Çocuk sünnet sonrası erkenden ayağa kalkacak olursa daha sık görülür. Yaklaşık 7-10 gün içerisinde şişlik azalarak kaybolur.Penis başının kesilmesi sonucu kısmi yada tam kopma: Acil ve önemli bir durumdur. Mutlaka bir ürolog muayenesi gerektirir. Gecikmiş yara yeri iyileşmesi: Normal sünnet yarası 7-10 gün içinde iyileşir. Gecikmiş yara yeri iyileşmesi olan çocukların değerlendirilmesi ve sorunun araştırılması gerekir.İdrar deliğinin ağız kısmında iltihap oluşması (meatit)Sünnet derisinin çok çıkarılması, aşırı cilt kaybıYetersiz doku çıkarılmasıKesi yapılırken idrar kanalının hasar görmesi ve normal deliğin dışında ikinci bir delikten idrar akması (fistül) Sünnet hangi çocuklara yapılmamalıdır? Doğumsal penis anomalisi olan çocuklara kesinlikle sünnet yapılmamalıdır (Hipospadias, epispadias gibi). Bunun yanı sıra ciddi solunum yetmezliği olanlara, kalp yetmezliği olanlara, sistemik hastalığı bulunanlara, kanama ve pıhtılaşma bozukluğu olanlara, gününden erken dünyaya gelen çocuklara (prematüre) yapılmamalı yahut doktor gözetiminde yapılmalıdır. Sünnet sonrası ne zaman çocuk ayağa kalkabilir? Sünnet işleminden hemen sonra ayağa kalkabilir ancak oldukça erken dönemde uzun süreli ayakta kalma sonucu, iyileşme sırasında peniste aşırı şişkinlik oluşabilir. Bu nedenle özellikle sünnetten sonraki ilk 24 saat içerisinde mümkün olduğu kadar yatak istirahati tavsiye edilmektedir. Sünnet sonrası çocuk banyo ne zaman yapabilir? Sünnet sonrası yara iyileşmesi yaklaşık 7-10 içerisinde tamamlanmaktadır. Bu nedenle çocuk, sünnetten bir hafta sonra rahatlıkla banyo yapabilecek duruma gelmektedir. Sünnet sonrası dikişler ne zaman alınacak? Sünnet işlemi sırasında konulan dikişler eriyebilir özelliktedir. Bu nedenle dikişler alınmaz, kendiliğinden eriyip düşmesi beklenir. Sünnet sonrası sargı ne zaman çıkarılmalıdır? Sünnet sonrası sargı genellikle 24 saat sonra çıkarılmaktadır. Daha erken dönemde düşen sargılar için tedirgin olacak bir durum yoktur. Kanama ve sargıda idrardan dolayı aşırı ıslanma yoksa sargıyı erkenden çıkarmaya gerek yoktur. Sargı kendiliğinden düşecek olursa aşırı kanama olmadığı takdirde yeni sargı koymaya da gerek yoktur. Sünnet sonrası pansuman ne zaman, kim tarafından yapılmalıdır? Sünnetten 24 saat sonra (şayet sargı konulmuşsa sargı çıkarılarak) pansuman önerilmektedir. İlk sargıyı sünneti yapan ürologun çıkarmasında fayda vardır. Böylelikle yara yerini de rahatlıkla değerlendirecektir. Bundan sonra yeniden sargı konulmamaktadır. Bu nedenle pansumanı doktorun önereceği ilaçlar ile uygun biçimde hasta yakınları da eğitim sonrası yapabilmektedir. Sünnet yarası kaç gün içerisinde iyileşmektedir? Sünnet sonrası yarada tam iyileşme yaklaşık 7-10 gün içerisinde gerçekleştmektedir. Yapılan sünnetin tipi de bu iyileşme süresi üzerinde etkilidir. Yine her çocukta yara iyileşme süreci farklılık arz edebilmektedir. Bu süreden daha kısa yada daha uzun sürede yara iyileşmesinin tamamlanması mümkündür. “Bugün sünnet yarın deniz” tarzındaki yaklaşımlar, tercih edilen sünnet şekline göre değişmekle birlikte, bilimsel dayanağı olmayan ticari bir yaklaşımı çağrıştırmaktadır. Yenidoğan bebeklere sünnet yapılması uygun mudur? Günümüzde Amerika Birleşik Devletleri dahil olmak üzere pek çok batılı bilim adamı tarafından yenidoğan döneminde sünnet önerilmektedir. Yine bu ülkelerde ve yurdumuzda bazı üniversite hastaneleri yenidoğan kliniklerinde zorunlu olarak sünnet uygulaması uygulanmaktadır. Buna karşın yenidoğan döneminde yapılmasının kısmi sakıncalarını dile getiren yayınlar da bulunmaktadır. Yenidoğan döneminde sünnet uygulamasını savunan ürologların sayısı her geçen gün artmaktadır. Toplu sünnet uygulamalarının tıbbi ve etik boyutları açısından değerlendirilmesi…. Toplu sünnet uygulamaları son zamanlarda belediye ve hayır kurumlarının destekleri ile giderek yaygınlaşmıştır. Dini bir görevi yerine getirmenin mutluluğunu çocuklarla paylaşan bu kuruluşların sünnet öncesi belli koşulları sağlamaları tıbben zorunludur. Bu işe girişen kurum yada kuruluşlar; - olabildiğince steril bir sünnet ortamı- yeterli steril tıbbi malzeme- yeterli sayıda hekim - yeterli sayıda yardımcı sağlık personeli - çocuklar için psişik destek sağlamaları zorunludur. Toplu sünnet uygulamaları esnasında genellikle yukarıda sayılan kuralların ihlal edildiğini gözlemleyen hekimlerin büyük bir bölümü, bu uygulamaya karşı çıkmaktadırlar. Toplu sünnet uygulamaları Deontologlar ve Tıbbi Etik uzmanları arasında rağbet görmemektedir. Kadınlar sünnet olur mu? Dünyada; - her yıl iki milyon yeni kadına sünnet yapıldığını- her gün altı bin Afrika’lı kız çocuğuna sünnet yapıldığını- sünnetli kadın sayısının toplam 80-132 milyon civarında olduğunu biliyor muydunuz? (WHO:Dünya Sağlık Örgütü verilerine göre) Bazı toplumlarda gelenek gereği kadınlar sünnet edilmektedir. Eski Mısır uygarlığından beri uygulanan bir yöntemdir. Burada kadın genital uyarı organı olan klitoris kesilerek koparılmakta ve kadın cinsel haz organı köreltilmektedir. “Mutilasyon” olarak isimlendirilen bu durum tıbben önerilmemektedir. Buna rağmen Afrika’da yaklaşık 30 farklı ülkede, Arap yarım adasında bulunan Mısır ve Sudan gibi birkaç ülkede, Güneydoğu Asya’da yerleşik yaşamakta olan bazı toplumlarda ve bu ülkelerden Avrupa ve Amerika’ya göç eden etnik topluluklarda illegal olarak uygulanmaktadır.
Permalink
Şubat 4, 2008 at 11:36 pm
· Filed under GÜZELLİK
DELİ DANA NEDİR TEDAVİSİ VARMIDIR ?
FRANSA
2 kisi oldu. 179 hayvanda ‘Deli Dana’ hastalıgı bulundu. Avrupa Birligi’nin 1990 yılında koydugu, 6 yıl sonra kaldırdıgı ‘İngiliz etine karsı ambargoyu’ inatla surduruyor…
BENELUX
Belcika’da 18 hastalikli sıgır olduruldu. Luksemburg’ta 1 kiside Deli Dana bulundu. Hollanda da ise 2 hastalıklı sıgır tespit edildi.Uc devlette de, et kontrolleri sıkılastırıldı.
YUNANISTAN
Hastalık, ‘Komşu’ya da sıcradı. Yüzlerce hayvana bulastı. Fransa’dan
et ithali yasaklandı. Kasaplar Dernegi, her turlu dana eti satışını durdurdu. 50 ton hayvansal yeme el kondu.
IBERYA
Ispanya’da 2 hayvanda görüldü. Portekiz’de 453 Deli Danalı sığır olduruldu. Ingiliz etine karsı yasak devam ediyor. İspanya Hükümeti,ulkedeki milyonlarca sıgırı ‘test’ ediyor
Read the rest of this entry »
Permalink
Şubat 4, 2008 at 4:41 pm
· Filed under GÜZELLİK
>AĞIZ KANSERİ NEDİR AŞISI NEDİR ?
Tüm dünyada rahim ağzı kanseri kadınlarda görülen en yaygın ikinci kanser türüdür. Kadınlarda kanserden kaynaklı ölümlerde ikinci sırada yer alır.Bir doktor muayenehanesinde ya da bir klinikte yapılabilen basit bir test olan Pap testi (Pap smear de denir) ile anormal ya da kanseröz servikal hücreler tespit edilebilir. Pap testi, servikal değişimleri kansere dönüşmeden önce tespit edebilmektedir, 1950′lerde yaygın şekilde kullanılmaya başlamasıyla rahim ağzı kanserinden kaynaklanan ölümlerin belirgin şekilde azalmasını sağlayan güvenilir bir testtir. 1950 -1970 yılları arasında ABD’de rahim ağzı kanserinden kaynaklanan ölümler yüzde 70 oranında azalmıştır. Tüm rahim ağzı kanseri vakalarının yaklaşık yüzde 80′i gelişmekte olan ülkelerde meydana gelmektedir. Küresel olarak, her yıl yaklaşık 500.000 kadına tanı koyulmakta ve 300.000 kadın bu hastalık nedeniyle hayatını kaybetmektedir.
Read the rest of this entry »
Permalink
Şubat 4, 2008 at 8:43 am
· Filed under GÜZELLİK
SMD HASTALIĞI VE TEDAVİSİ
Kanada’da kuru tip SMD’li hastaların kanlarına Rheopheresis (reoferez okunur) olarak adlandırılan bir çeşit süzme işlemi uygulanmakta, fakat bu tedavinin hastalığın gidişatına etkisi henüz tam olarak bilinmemekte, araştırılmaktadır.Kuru tip SMD’nin yaş tip SMD’ye nasıl dönüştüğü henüz tam olarak aydınlatılmamış olup, bu çok sayıda güncel araştırmaların konusudur.Yaş Tip SMD:Yaş tip SMD’li hastalar için halihazırda üç tedavi seçeneği mevcuttur: termal (sıcak) lazer, fotodinamik tedavi (PDT) ve anti-VEGF ilaçlar. Bunlar ve henüz deneme aşamasındaki birkaç tedavi seçeneği hakkında daha detaylı açıklamaları aşağıda bulacaksınız.Termal (Sıcak) Lazer FotokoagülasyonYeni gelişmekte olan anormal damarların yakılarak büyümelerinin yavaşlatılmasını ya da durdurulmasını amaçlayan termal lazer uygulaması 1990’lı yılların tek tedavi seçeneğiydi. Bu yüzden SMD’nin klasik lazer tedavisi denildiğinde bu işlem kastedilmektedir.Hastalıklı bölgeye uygulanan yüksek enerjili lazer ışığı retina katmanlarına çarptığında yüksek ısı üreterek koroidal neovaskülarizasyon olarak adlandırdığımız anormal yeni damar kümelerini yakar ve bunların tıkanmalarına neden olur. Bu şekilde kan ve sıvı sızdıran anormal yapıdaki damarların büyümesinin durdurulması ve görme kaybının ilerlemesinin önüne geçilmesi amaçlanır. Tedavi uygulanan bölgede durağan bir yara dokusu oluşur. Tüm çabalara rağmen, kuru tip SMD’li bir gözdeki hastalığın ilerlemesini yavaşlatmak için sigarayı bırakmak, yeşil yapraklı sebze ve meyveler, çinko ve anti-oksidan vitaminler bakımından zengin sağlıklı bir diyet önerisi dışında kuru tip SMD’li bir hastalara sunabileceğimiz yardım hala oldukça kısıtlıdır.
Dolayısıyla o bölgedeki sağlam retina dokusu da hasar görmüş olur. Bu da görme alanında kalıcı kör nokta(ların) oluşumuyla sonuçlanır. İşlem sonrasında görme keskinliğinde artış beklenmemelidir. Hatta nadir de olsa termal lazer uygulaması sonrasında görme yeteneği azalabilir. Bu tedavinin amacı, kendi haline bırakıldığında kısa zamanda ileri derecede görme kaybı ile sonuçlanacağı kesin olan hastalığı kontrol altına almak ve görme kaybını yavaşlatmak ya da durdurmaktır. Oluşan görme kaybının, bazı istisnalar dışında geri döndürülmesi -bu tedavi ile- mümkün değildir.Klasik lazer tedavisi sağlıklı retina dokusuna da zarar verdiğinden maküla (sarı nokta) merkezini tutan hastalıklarda kullanımı mümkün değildir. Zira bu bölgeye uygulanacak lazer tedavisi sonrasında ileri derecede görme kaybı gelişecektir.Fotodinamik TedaviVerteporfin adlı bir molekülün (ticari adı Visudyne, Novartis) düşük enerjili lazer ışığı ile etkinleştirildiğinde yeni oluşan damarları tıkayıcı özelliğine dayanan bu yeni tedavinin sağlam retina dokusuna verdiği hasar en az düzeydedir. İşlem sonrasında kör nokta oluşumu hemen hiç gözlenmemektedir. Bu özelliği sayesinde klasik termal lazer uygulaması ile tedavisi mümkün olmayan, özellikle sarı nokta merkezini tutan SMD’nin tedavisi için yeni bir umut olmuştur.CVerteporfin molekülü seçici olarak yeni oluşan anormal damarlara tutunduğundan sağlam retina dokusunu besleyen damarlar lazer uygulamasından hiç değilse de çok az hasar görürler.Fotodinamik tedavinin başarılı olabilmesi pek çok parametreye bağlıdır. Bunlardan en önemlisi hastalığın erken teşhisidir. Anormal yapıdaki damarların henüz oluşma aşamalarında yakalanıp tedavi edilmesi geri dönüşü olmayan görme kaybını önleyebilmekte, hatta kaybolan görmeyi kısmen geri döndürebilmektedir. Oysa hastalık ilerlemeye başladıktan sonra uygulanacak tedavi en iyi ihtimalle görme kaybını belli bir noktada durdurmaya yarayacaktır. Belli bir aşamadan sonra kaybolan görmenin geri kazandırılması maalesef mümkün değildir.Anti-Anjiogenetik İlaçlarPegaptanib sodyum (ticari adı Macugen) adlı ilacın neovasküler (yaş) tip SMD’nin tedavisi için kullanımı Şubat 2006’da Kanada, ABD ve Avrupa’da onaylandı. Yapılan araştırmalar ilacın deneklerin %70’inde görme kaybını azalttığını gösterdi. Heyecan yaratan esas nokta ise ilacın yaş tip SMD hastalığının her aşamasında az ya da çok etkili olmasıydı.Pegaptanib sodyum etkisini anormal yapıda yeni damarların oluşumunda başrolü oynayan çeşitli proteinleri (VEGF –damar endoteli büyüme faktörleri) bloke ederek gösteren, kısaca anti-VEGF olarak tanımlanabilecek yeni bir moleküldür. Bu ilacın yeni damar oluşumunu durdurmanın yanında, oluşmuş olan anormal damarları gerilettiği ve bu damarların neden olduğu sıvı kaçaklarını önlediği görülmektedir.Fotodinamik tedavi uygulaması Verteporfin molekülünü içeren solüsyonun kol damarından vücuda verilmesini takiben göze düşük enerjili, retina dokusunu yakmayan lazer uygulanmasından ibarettir. Retinada yeni oluşan anormal damarların çeperlerine yapışan Verteporfin molekülüne lazer ışığı çarptığında bu damarların tıkanmasına neden olacak çeşitli molekülerin oluşumu tetiklenir.
Pegaptanib sodyum özel enjektörü yardımıyla doğrudan göz içine uygulanmakta ve dört ila altı haftada bir tekrarlanmaktadır.Özellikle fotodinamik tedavinin anti-VEGF ilaçlarla birlikte kullanımının yaş tip SMD’nin standart tedavisi haline geleceği öngörülmektedir. Bu yolda yapılan çalışmalar zamanlama, uygulama şekli ve sıklığı açılarından en uygun kombinasyonların belirlenmesiyle yakın zamanda umut verici gelişmelerin habercisi olacaktır
Sadece bu iki ilaç dahi yaş tip SMD’li hastalar için önümüzdeki yılların çok daha umut dolu geçmesini sağlayacaktır.Anjiostatik TedavilerHenüz rutin kullanım için onaylanmamış olmakla birlikte anjiostatik (damar oluşumunu durdurucu) olarak adlandırılan steroid yapıdaki farklı bir grup ilaç üzerindeki çalışmalar da umut vermektedir. Bunlardan biri anecortave asetat’tır (ticari adı Retaane). Bu ilaç anti-VEGF ilaçların aksine, doğrudan göz içine değil, özel bir iğne ucu ile gözün arkasına enjekte edilmektedir. Bu ilacın yeni damar oluşumunu durdurmanın yanında, anormal damarlardan kaynaklanan sızıntılara karşı da doğrudan etki göstereceği tahmin edilmektedir. Yaş tip SMD tedavisinde kullanımı henüz yalnızca Avusturalya’da onaylanmış bulunan ilacın diğer ülkelerde ve ülkemizde de onaylanması için çalışmalar devam etmektedir.Kombinasyon TedavileriYukarıda bahsettiğimiz yeni tedaviler kendi başlarına dahi umut verici iken, tüm dünyada yapılan çalışmalar bu tedavilerin çeşitli şekillerde birlikte kullanımlarının çok daha olumlu sonuçlar verebileceğini göstermektedir. .
Permalink
Şubat 4, 2008 at 6:34 am
· Filed under GÜZELLİK
TÜBERKÜLOZ
Bunlardan en az 50 milyonunun klasik ilaçlara dirençli verem basilleri ile enfekte olduğu tahmin edilmektedir.Hastaların %75’i sosyo-ekonomik bakımdan geri kalmış 13 ülkede ortaya çıkmaktadır. Ancak 1985’lerden sonra ileri endüstri ülkelerinde de artış olması, bu ülkeleri de konuya yeniden önem vermeye ve ciddi tedbirler almaya zorlamıştır. Ülkemizde durum incelendiğinde ise şu durum görülmektedir. 1950’lerde verem görülme sıklığı ve ölüm nedenleri arasında birinci sırada yer almaktaydı. 1945 yılında verem ölüm oranı yüzbinde 262 ve 1965 yılında hastalığa yakalanma oranı yüzbinde 172 idi. 1953 yılından itibaren başlatılan aşı kampanyaları, açılan verem savaş dispanserleri ve sanatoryumlarda uygulanan tedavi hizmetleri, geniş halk kitlelerinin röntgenle tarama çalışmaları, Sağlık Bakanlığı, UNİCEF ve verem savaş derneklerinin destek ve faaliyetleri ile verem nedeniyle ölümler ve vereme yakalanma oranları hızla düşüş göstermiştir. Bu düşüş halen devam etmekte olup bu gün verem ölüm oranı yüzbinde 2.8 ve vereme yakalanma oranı ise yüzbinde 29 civarındadır. Ancak bu rakam Batı Avrupa ülkelerinden yüksek olup, amacımız bu ülkelerde olduğu gibi yüzbinde 10 oranının altına düşmektir. Ülkemizde enfeksiyon havuzunun genişliği halen 12-15 milyon kişi civarındadır. Hastalığın en sık görüldüğü bölge Marmara Bölgesi olup, bunu Güneydoğu Anadolu Bölgesi takip etmektedir. Dünya Sağlık Örgütünün araştırmalarına göre dünyada her yıl 8 milyon kişi vereme yakalanmakta, 3 milyon kişi bu hastalık nedeniyle hayatını kaybetmektedir. Dünya nüfusunun üçte biri yani 1.9 milyar kişi verem mikrobuyla enfekte durumdadır.
Hastalığın en az görüldüğü bölgeler ise Akdeniz ve İç Anadolu Bölgesidir.Günümüzde tüm dünyanın verem ile ilgili en önemli problemlerinden biri 1. kuşak etkin ilaçlara direnç kazanmış hasta sayılarının artma göstermesidir. Özellikle tedavi programlarının iyi takip edilemediği ülkelerde bu oranlar inanılmaz boyutlara ulaşmaktadır. Ülkemizde klasik ilaçlara direnç kazanmış veremli hasta sayısı 2000 civarında olup bu konu özel bir dikkatle takip edilmektedir.Ülkemizde veremle mücadeleyi yürütecek ciddi bir teşkilat mevcuttur. Bu kuruluşlar aşılama ve tedavi hizmetlerini ücretsiz olarak halkımıza ulaştırmaktadır. 1950’lerde yapılan programların 1. amacı aşılama ve kitle taramaları idi, günümüzde ise en önemli amacımız, bulunan hastaların hatasız tedavilerinin temini olmalıdır. Olası bir enfeksiyona karşı,insanları BCG aşısıyla bağışıklamak ve enfekte kişileri de olabildiğince erken teşhis ederek ilaçla korumak ve bu suretle hastalanma riskini asgariye düşürmek de verem savaşın diğer iki önemli ilkesidir.ÇOCUKLARINIZI MUTLAKA BCG AŞISIYLA AŞILATINIZ. Bu konuda bilgi için verem savaş dispanserlerine,sağlık ocaklarına başvurabilirsiniz.
Yeni hastaların bulunmasına yönelik özellikle kitle taramaları gibi çalışmalar ise ancak 2. sırada yer almaktadır. Bu nedenle ülke çapında uygulanacak bir Tüberküloz Kontrol Programının düzenlenmesinde birinci önceliğin tedavi programı olduğu göz önüne alınmalıdır.2000’li yıllara hitap edecek şekilde yeniden düzenlenen bir Ulusal Tüberküloz Kontrol Programımızın yeni aktiviteleri şunlardır:Direkt gözlem altında tedavi stratejisinin uygulanması Çok ilaca dirençli vakaların tedavisi projesi BCG aşılama oranlarının %85’in üzerine çıkarılması Eğitim programlarına ağırlık verilmesi ve sürekli hale getirilmesi Laboratuar ağının güçlendirilmesi Göğüs hastalıkları hastanelerinin modernizasyonu Tüm sağlık kuruluşlarında standardize edilmiş tanı ve tedavi ilkelerinin uygulanması Tedaviye alınan tüm hastaların kayıt ve takip altına alınması Gönüllü kuruluşlar ile işbirliği Uluslararası kuruluşlar ile işbirliği Verem hastalığı ile mücadele görüldüğü gibi meşakkatli, sabır isteyen, pahalı ve uzun yıllar içeren bir uygulamayı gerekmektedir. Bir basil müspet tüberkülozlu hastanın yılda, 10-15 kişiyi enfekte ederek hastalığın kolayca yayılabilmesi yanında tedavinin en az 6 ay veya 9 ay devem ettirilmesi ve hasta ile birlikte ailesinin de takip edilmesi zorunluluğu, Tüberküloz Kontrol Programının ne kadar güç olduğunu göstermektedir. Dünya Sağlık Örgütünün yaptığın araştırmalar göstermektedir ki; Türkiye gibi bir ülkede Etkili bir Tüberküloz Kontrol Programı ile Tüberküloz görülme sıklığının yarıya indirilmesi için 8 yıl geçmesi gerekmektedir. Tedaviye alınan hastaların tedavilerini aksatmadan devam etmeleri ve aile bireylerini kontrole getirmeleri gerekmektedir. Bu tedavinin kesintisiz devamı halinde şifa oranı %100 civarındadır. Türkiye zaten geçmişte de, çok başarılı bir “Verem Savaşı” örneği sergilemiştir. Bugün de Bakanlığımıza 271 Verem Savaş Dispanseri, 22 Göğüs Hastalıkları Hastanesi, 11 Verem Pavyonu, diğer kuruluşlara bağlı 7 Göğüs Hastalıkları Hastanesinden oluşmuş geniş bir teşkilat ile, bu mücadele için pek çok ülkeden hatta bazı çok gelişmiş ülkelerden bile daha şanslı durumdadır.TÜBERKÜLOZ (VEREM)Ocak ayının ilk haftası Verem Savaş Haftası olarak kutlanmaktadır. Verem hastalığının etkeni olan Koch Basili İlk defa 1882 yılında Robert KOCH tarafından gösterilmiştir. Bu basil en çok akciğere daha sonra böbrek,kemik,mide-barsak sistemi,deri,merkezi sinir sistemi ve lenf sistemini tercih eder.BULAŞMAUzun yıllar,verem mikrobunun hemen her yolla ve kolayca bulaşabildiği sanılmıştır. Bugün bile,bulaşmanın,hastaların balgamlarından toza toprağa karışan basillerin inhalasyonu (solunması) ya da hastalarla aynı kap-kacağı kullanmakla olduğu inancı hayli yaygındır.Tüberküloz basilinin akciğerlere yerleşip çoğalabilmesi için akciğerin en uç noktalarına kadar ulaşması gerekmektedir. Bu uç noktalara ulaşmayan,ağız ve burnun iç yüzeylerinde ve bronşlarda tutulan basiller çoğalamamakta ve dışarı atılmaktadır. Bu uç noktalara geçiş yolları son derece dar olduğundan buralardan toz toprak gibi büyük partiküllerin geçmesi de mümkün olmamaktadır. Toz ve toprakla bulaşmayı imkansızlaştıran bir faktör de basillerin gün ışığından çok çabuk etkilenmeleridir. Bulaşma pratik olarak yalnızca,damlacık çekirdeği tabir edilen ve hastaların öksürük ve aksırıklarıyla meydana gelebilen, aerosol şeklindeki parçacıkların üzerindeki basillerle olmaktadır. Hafiflikleri nedeniyle uzun süre havada asılı kalabilen bu parçacıkların üzerindeki basiller güneş ışığı giren bir ortamda 1-2 saat içersinde ölürler,güneş ışığı girmeyen loş yerlerde ise (sinema,bar,cezaevi koğuşları vs.. ) uzun süre canlı kalabilirler.Damlacık çekirdekleri yalnız öksürük ve aksırıkla meydana gelebilmektedir. Bu nedenle öksürük bulaşma açısından en çok dikkat edilmesi gereken bulgudur.Öksürük akciğer tüberküloz olgularının % 75‘ inde bulunmaktadır. Öksürmeyen hastaların pratik olarak bulaştırıcı olmadıkları kabul edilmektedir.Meme tüberkülozlu ineklerin kaynatılmadan içilen sütlerinden de bulaşma olabilmektedir. Halkımızdan bu konudaki en önemli beklentilerimiz ise şunlardır:Çocuklarımızın aşılarının yapılması konusunda anne ve babaların duyarlı davranmaları. BCG aşısının ilki 2. Ayını doldurunca , ikincisi ilkokul 1. Sınıfta yapılmaktadır. Aşının hiçbir yan etkisi olmayıp koruyuculuğu yüksektir (%80). Tüberküloz teşhis ve tedavisi Bakanlığımız tarafından ücretsiz olarak yapılmaktadır. Tüberküloz şüphesi olan tüm hastalarımızın en yakın sağlık kuruluşuna ( özellikle verem savaş dispanserine) başvurarak gerekli tetkikleri yaptırmaları gerekmektedir.
Bu tür bulaşma ender olup veremle savaşta hiçbir önceliği olmayan sindirim sistemi tüberkülozuna yol açmaktadır.BELİRTİLER1- Halsizlik,yorgunluk,iştahsızlık,zayıflama ve gece terlemesi2- Ateş3- Öksürük,balgam ve kan tükürme4- Göğüs kafesinin yan tarafının ağrısıTEŞHiS1- Hasta öyküsü ve fizik muayene2- Radyoloji 3- Tüberkülin Testi4- Balgam tetkiki5- Kesin tanı kültür çalışmasıyla konur.TEDAViİlaçla iyileşme oranı çok yüksektir. Önemli olan ilaçları belirtilen doz ve sürede kullanmaktır. Hastanın kendisi ve çevresindekilerin kontrolleri önemlidir.KORUNMA1- BCG Aşısı ile korunma2- İlaçla korunmaBCG Aşısıyla Korunma: Mikrobun zayıflatılmış bir türünden yapılan aşıdır. Ülkemizde uygulanan verem aşı şeması ;İlk aşı : Bebek 2 . ayını doldurunca Rapel : İlkokul 1. Sınıfta İlaçla Korunma : Veremle savaşın temel amacı insanların verem mikrobuyla karşılanmalarını önlemektir. Bunun en etkili yolu erken teşhis ve düzenli tedavidir. Erken teşhiste ne kadar başarılı olunsa da çoğu zaman, hastaların yakın temaslılarının enfekte olmaları önlenememektedir. Mikrop kapmalarını önleyemediğimiz insanları ilaçla koruyarak hastalanma ihtimalini en aza indirmek ve bu suretle yeni enfeksiyon kaynaklarının ortaya çıkışını önlemek de verem savaşın önemli ilkelerinden biridir.VEREMLE SAVAŞ KAVRAMI ve İLKELERİVeremle savaşta amaç,insanların tüberküloz basili ile enfekte olmalarını önlemektir. Çünkü basille enfekte olan kişi hemen hastalanmasa bile yaşadığı sürece hastalanma riski altındadır. Bu nedenle hastalık kaynaklarını olabildiğince erken teşhis etmek ve bunları yeterli süre ve düzenli olarak tedavi etmek verem savaşın temel ilkesidir.
Permalink